26.11.16

'Bir zamanlar dünya sandığım bahçe'*

ayaz.sardunyalar pervazda titriyor sanki. pazar günü belki kar yağacakmış. kar yağsa sever miyim bir pazar gününü? sanmıyorum.
cumartesinin gelmesinden korkuyorum, bitmesinden. ertesi gün pazar diye.
yarın bir hafta olacak güzel kızım. bir sürü bilinmeyenli bir denklem yokluğun. hayatta kamış olmayı, devam ediyor olmayı elimize yüzümüze bulaştırıyoruz. içimde büyüyen boşluğunu gösterebilsem sana. 

bugün 2 liralık umut almaya gitmiştim. anıl'a bir kitap soracaktım. arkası dönük bir kedi vardı kırtasiyenin önünde. öyle ân'lardan. içim kırk kuyuya battı çıktı. elbet sen değildin, ve ihtimali bile sarsıcıydı. canım güzel bir kedi. ömrümün bir kısmınıda o aralıkta bıraktım.

sonra sidar'la kabak aldık. beni dolma yapma konusunda ikna etti. 

nicedir aradığım kitap, defalarca baktığımız muhtelif'in kitap rafından çıktı. nasıl gözgörmez oluyoruz bazan.

sabaha az kaldı. saçlarımın kurumasını bekliyorum.uykum yok zaten epeydir. devrim'i özlüyorum. bi duble rakı içecek akşam üstünün hayalini kuruyorum. ismet babaya kadar gittim, olmadı. zamanı değilmiş. 

cemal süreya'nın imzasını, elinin değdiği bir sayfayı, 'üvercinka' izledik bugün. hatırımıza işledik. 

kendimi bir fanusa koyabilmeyi isterdim. 

yazdan kalma, bahçe artığı bir nar gibiyiz. içimiz paramparça, darmadağın. kırılırsak, dökülüverecek.

sabaha varınca gün bir uzun yürüyeceğim.deniz boyunca. sonra biraz esnemek ve rahatlamak ve en çok yeni acılara hazırlamak için kendimi, biraz hareket edeceğim. belki aklımın esaretinden kurtulmak mümkün olabilir böylece.

kırk yıl hatırı olsun diye, acı kahve. 

evine vardığım bir sabah, bana kahve yapmıştın, köpüksüz, acı. bir leke gibi gitmeyişin bundan. ama dolacak çilem ve dönüşeceğim bir sardunyaya. biliyorum. 

yaş aldın. nice!


üzerimde bir hâl var ki! yeleği eksik. çırpınıyorum. havva ana'nın kalbi. 
ömrümün erken ilk yarısı bir bahçede kaldı. çocuk ben. elleri ceviz karası, dizleri yaralı, incirin balı, asmanın gölgesi, hafızasında binbir çiçek adı,  duvarları nemli arap saçı, ekmek arası salçalı yemek harcı en güzel sofrası./ merdivenköy çeşme sokak no:36/ unutulmuyor çocukluk.
şimdi bahçesizim. ağaçsız. hani öyle fenâ ki, balkonsuz. 

iyisi mi ankara'ya varmalı. bir sıkı üşümelik. bir memur sofrasına, olmayan eve, yanmayan sarı ışığa; büyütülmeyen bir sevginin yokluğunu, gidenlerin boşluğunu anason kokusuyla doldurmaya!

                                      dolmaz ya, en azından çürümenin kokusunu bastırmaya.






*Ahmet Erhan, Oğul







22.11.16

'Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.'*



ben bu dünyaya kazık kakmaya geldim. bir yerde duracağım ve gidişini izleyeceğim sevdiklerimin. hikayelerindeki üç nokta olacağım. anladım. bir kez daha. 
Moda'dan muhtelife kucağımda Veli yürürken de anlamıştım.
elimde Mecnun'un daha sıcağı gitmemiş bedeni Acıbadem'den yürürken de anlamıştım.
Bal'a kapıyı açtıktan 5 dakika sonra gözlerimizin önünde araba çarptığında da anladım. 
dün elimde canım kızım, güzel kuyruğum, o kliniğin kapısına kadar ömrümün en uzun koridorunda yürürken de anladım. herkes gidecek, ben kalacağım. içimin rutubeti serin tutmuyor artık beni.

kalan çocukları düşünüyorum. hikayemizin nasıl sonlanacağı senaryoları dönüyor aklımda. varsa hala bir aklım. 
insan aklını yitirmeli.

toprak örtüyor sevdiklerimizi. biz yorgan altlarında. aklım. beynim. yerinden çıkmıyor hala. hilmi var gücüyle, tüm sevgisiyle sarıyor bizi. çatıya bile çıkmıyor üzülmeyelim diye. kalbimiz dayanmaz diye. olcay uzaklara gitmiyor. yanı başımızda. alien, izzet, maskot sakince takılıyorlar. saman yok 2 gündür. biz orada mıyız sahi?


kedi piremses olur mu hiç? güzel kuyruk, piremsesti. ipek tüylü bir piremses.

biz bu hayvanların hayatını güzelleştirebiliyor muyuz sahiden? bilmiyorum. giden güzel çocuklar için 5 fidan diktik bugün. balıkesir taraflarında bir yere gitti bağışımız. bir avuç toprağımız bile yok, nasıl bir arada tutacağız sevdiklerimizi...

göz göze gelmiyoruz mümkün olduğunca, dokunmuyoruz. acılarımızdan seviyoruz birbirimizi. kanayacağız ilk temasta. pasta kremasına bakıyoruz üç kadın. yaraları benzer. krema karışıyor,  yaban mersinleri rengini verdikçe duası yerine ulaşmış gibi bir coşku sarıyor içerimizi. karıştıkça krema, adını aldığa piremsese benziyor rengi... kül gri. 


nur'un bir şiiri vardı. fil gri.


dönüşüyoruz, çoğalıyoruz az kalarak, paylaşıyoruz. var olma halimiz böyle. 

eve varıyorum bir uzun yoldan sonra, sansa ve süt içimin sızısı. kıyı'm.


ah yol. bunca acı ne için, nereye varacak yol. neye değecek bu hasret. bu kadar yarayla hangi toprak alacak beni...
















*Birhan Keskin, Taş Parçaları

18.11.16

'dinsin ayrı odalarda çektiğimiz ağrı'*



ilk elimizi tutanı bırakıyoruz yolda. acıdan kurtaranı acıtma hâli.kendi geçmişinden kurtulmak için. belki.
şöyle biraz uzaklaşsam. dağ gören bir pervaza. ya da hırçın bir deniz. şimdi zor. bir zaman daha.

insanların nasıl kabuklaştığını, dönüştüğünü, kendini bir saksı çiçek ya da bir kedi ya da başka bir şeye adadığını, tam da bir cebelleşmenin ortasında anlıyorum. her şeyi anlamaya çabalayan insanlardan korkuyorum.

başedememenin dibi.

ama çatallar ve kaşıklar bulaşık makinesinde ayrı gözlerde.

bu  mühim. garantili mutluluk.

soğuk. ayrı odalarda tutuyor aklımdan geçenleri. bu iyi. uykusunda ölenleri (ölüverenleri) düşünüyorum. bi çırpıda. ölüm bile eşitleyemiyor bizi. bilinmezin iç rahatlığı umudu sade.

dolap altından bir kedi yavrusu çıkıveriyor. dolaplar kedi doğuramazlar. tahta kurularına yuva olabilirler, ağaçsa. örümcek için mekan olabilirler. ama kedi doğurmazlar. bizim ki yaptı. bazı gün lanetimiz olan, bazı gün soba üzeri mırıldayan çaydanlık sesi hayatımıza dahil oldu.

ayhan bugün istiridye mantarı yetiştirmekten bahsetti. aklıma yeditepe istanbul'un bir sahnesi geldi. önem'in evindeler, olcay gazeteden deve kuşu çiftliği kuran bir adamın nasıl kâr ettiğini okuyor hayretle.  insanların aklına ne değişik işler geliyor! diyor. hayat.

içimde ilkel bir boşluk büyütüyorum. tanımsız.dilsiz.başkentsiz.yönetimsiz. ve en çok sınırsız. daha'ya öykünmeyen, hayat dersleri almamış. kendiliğin yeterliği. beklentisizim oradan. varsın öyle olsun.

yaşlanıyorum. ellerimden anlıyorum bunu. ifademden. zaman kavramının anlamsızlığı. sayılamazlığı.

bi kaç rakamın yanyana duruşu mu ifade edecek seni ne kadar özlediği mi? sanmam. ellerime bakıyorum.

aklıma bir oda geldi bu gece. en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyorum. perdeli, tek kişilik yataklı, dünyanın en güzel aynası duvarda, en güzel yürekli adamlardan birinin usul uykular çektiği, ve derin hasretiyle göçüp gittiği.

nereye gider bu kadar can?

yatağın bir köşesini ev bildim şimdilerde. aynı yerde kıvranıp duruyorum. cümlelerle, tanıdık yüzlerle ve seslerle.  rûyalar var bir de.

geçmiş gölgeleri var. tadı, kokusu bildik. bütün gün üstümde gibi. akşamı nasıl ediyorum bilmiyorum. Eminönünden Balat'a yürüdükçe açılıyor içim. kafam. nefesim.


acı çektikçe soğan doğruyorum. ağlaması kılıflı.


heyecanlar büyütüyorum sağlam kalan yerlerimle. bir gecede filizlenen totoro duası. kim bilir! 


gecenin bir yarısı oluyor, sansa ve süt ile nefesimi eşitliyorum. tek bir soluk alıyor gibi oluyoruz. handiyse gözümü açsam, devasa ormanlardayız. insan görmemiş yerlerde! tek vücut. toprağa ait. ağaca biad. sabah oluyor, pencereden bakıyorum, ağacın dalları yerlerde. kesilmiş. cansız bir beden gibi soluksuz, öyle uzun. ama yapraklar. yemin edebilirim bir süre  daha hayatta kaldıklarına. . .şimdi en iyisi bir uzun rûyaya hazırlanmak. bir ihtimal olarak, uyanmamak. 





                      boyun atkıları, acı taşıyor sanki soluğumuza yakın soğuklarda. 


                                                              'eşyanın tabiatı'








*Birhan Keskin, Nar










7.11.16

'aklımın hasarlı yerleri'

geceler uzun. görebildiğim kadarıyla odada beni izleyen dört göz. soluğu yakınlaşıyor gecenin ilerlerinde, sabaha doğru. ne yapıp ne edip onlardan fazla yaşamalıyım diyorum kendime. yokluğum kıymetli bir bok olduğundan değil, bir ömür sizi kendime  bağımlı kıldığımdan. her gün çıkıyorum evden, her gün terk ediyorum aslında. aslında ne kötüyüm. iyi ki akşamlar var. !

lazımmış gibi geçmiş zamana baktım. gelecek yılın takvimi çıktı karşıma. o rakamları acıdan ölelim diye bulduk. 

kuzguncuğa gittim bugün. pat diye! en sevdiğim. ne usul akşamüstü. teşekkürler mösyö! var olasın! 

kuzguncuğa daha hızlı gittiğim bir sabah. cenaze evveli. bir bankta dört kişi. kıyının yanı. 

hey gidi! 

rüyalarım bildiğim sokaklarda, bilmediğim hayatlar yaşatıyor bana. emsal. köşe diye söyle.

bir defter geçti elime. o defteri doldurduğum sürede 3 kez görmüşüm seni. Olcay' ı çok özlemişim. Bal' ı tanımışım. dünyanın başka dilde anlaşılan bir yerine gitmişim. parklarında dolanmışım. sevdiğim birini incitmişim. çınar yapraklarına dönmüşüm yüzümü, ne yapacağımı bilememişim. trenler, uçaklar. süt ve sansa aklımdan çıkmamış. Hilmi'yi düşünmüş durmuşum. yazmışım, çizmişim, anlatışım. içimi.usul. 

mürekkepler, yapraklar, anason kokuları ve tepeden tırnağa ilhan berk!


bir kelimeye tutuldum. hasar. cümleler akıyor aklımdan. tutamak sorunu.  hey gidi zaman! hiç seçmeden öyle yakınlarından geçtim bazı anların. anca , hey gidi!

dağılıyorum. ve tadını çıkarıyorum parçalanmanın. sonra bir eylem gelirse o dağılmanın kinetiğinden gelecek, biliyorum. aynı şarkıyı 40 kere dinlemekten de yılmıyorum, aynı düşe uyumaktan da 40 gün 40 gece.
kendi dengemle oynuyorum. kendi çemberimde kalmak beni avutuyor sanki hayata karşı. insanları görüyorum. öyle derin hemde. ama çok ağır bu. yaşatmıyor insanı. öldürmüyorda. araf. bir cevaba ihtiyacın olduğunu hissettiğin bir zamanda ki lanet olası belirsizlik gibi. 

dolabı temizleyip rahatlatırken, bir kenara ayırdım mor çiçekli şalvarımı. beyaz tişörtümle giyeceğim onu, yeşil yazmamı bağlayacağım boynuma.  'divane aşık gibi'  mırıldanacağım yaylalarda. hatta aşık olacağım! 'karşıya çifte çamlar' söyleyeceğim bi de! daha aşık, daha aşık! toprakla öğüteceğim kendimi. varsa büyüyeceğim bir çocuk, toprakla, narla! rüya benimse, acı da benim!

'aynı göktaşı geçti  yanımızdan'*




hiç unutmam.








* yeditepe istabul, 46. bölüm, yusuf.

5.11.16

ayvalı ıhlamur

soğanları soyup, doğrayıp, öldürüyorum. her taşkınlığımda bu sırayla. soğan başları gür olduğunda sabri abi'nin bıyıklarına benziyor. havva ana elinde doğruyor soğanları, ben tahtada. yeleğim yok, üşüyorum.

aklıma düşüyorum, kendi içime. kendime yaptıklarımı kimseye yapmıyorum, yine de kendimi sevmek zor.
yarın sabah temizlik var evde, çocukluk pazarı. belki bir uzun yol yürürüm. sansa'yı ve süt'ü çok özler, akşamı zor ederim.

yarına kadar çok var daha. tırnaklarımı keseceğim (çok sevdiğim birine sormuştum, tırnaklarını kendin mi kesiyorsun diye, geçmiş zaman.),,,,,,,,,,,


aynı şarkıları defalarca dinliyorum, aklım sevdiğim semt isimlerinde. 

hiç ummadığım telefonlar çalıyor, insanlar geliyor. özlüyorum. adeta bir meslek edinir gibi! 

akşamları kendimi eve zor atıyorum, yatağımın ev bellediğim köşesinde okuyorum, dinliyorum, izliyorum. hep birbirini tekrar eden sesler, yüzler, cümleler. 
bilmediğim yerlerde dolanmaya cesaretim yok buara. ara sıra arama çubuklarına adını yazıyorum, kendimden gizli. hep aynı sonuçlar çıkıyor. çıkmaz sokak adresler.


uyku öncelerim, kurgulu. kendimi ağaç gövdelerinin arasına bırakıyorum, kış yakını mevsimlerde, koyu yeşil sisli ormanlarda yürüyorum. yanımda suretini değil sohbetini bildiğim insanlar, gülüşü güzel, bazan gamzeli.


belki de yarın sabah uyanmayacağım diyorum usulca yastığa, yorgana sarılıyorum, saçlarımın anlattığı masala son kez inanıyorum.